15 Eylül 2012 Cumartesi

Nasil bir tatlisiniz siz!

gunlerdir su adresteki butik kurabiyelere bakip ic geciriyorum. Allah'im, nasil da mukemmel gozukuyorlar! siz de bakin, sizin de iciniz acilsin! =)


bu ve daha niceleri icin adres: 

http://www.facebook.com/pages/Mine-Butik-kurabiye-evi/288129504575733

13 Ağustos 2012 Pazartesi

kicin acikta kalmasi sorunsali

simdi affiniza siginarak gordugum cok acayip bir ruyayi paylasmak istiyorum sizinle. su bilincalti diye adlandirdigimiz sey var ya, heh, o gercekten anlasilmasi cok zor bir olgu. hele benim bilincaltimin performansi cok evlere senlik bir durum.

ruyanin nerede nasil basladigini tam hatirlamamakla birlikte, kendimi ailem ve cok da iyi tanimadigim bir arkadasimla birlikte bir arabada buluyorum. sozde bir yere tatile gidiyoruz. nihayet gidecegimiz yere variyoruz sonra havuza giriyoruz falan. buraya kadar her sey normal gibi.

yine tam olarak aciklama getiremedigim bir sebepten dolayi, o, cok da iyi tanimadigim arkadasim bana evlenme teklifi ediyor. cocuktan aslinda pek de hoslanmiyorum ama nedense teklifini geri de cevirmiyorum. sonra dugununu goruyorum. bayagi bildigin evleniyorum yahu! dugunun her saniyesi aklima kazinmis bir halde.

sonra dugun gunu ailemden birini kaybediyorum. cok uzuluyorum, cok agliyorum ve es diye kabul ettigim o adam bana gram acimiyor. ruyada bile o umursamaz halleri icimi cok acitti dostlar. resmen parcalara bolundum. hickira hickira kendimi yerden yere vurdum ve o donup yuzume bile bakmadi.

sonra los bir odada oturdugumuzu gordum. yuzunu oksuyorum, karsimda duran acizligine aciyorum. hani sanki kocam degil de cocugummus gibi. ama ne yaparsam yapayim sevemiyorum iste. sonra o ellerini bana uzatiyor, kendimi geri cekiyorum. bir anda tiksiniyorum ondan. bana dokunmasin, bana bakmasin istiyorum. resmen midem bulaniyor. zaten bu mide bulantisina da uyaniyorum.

bu ruya yuzunden butun gunum alt ust oldu. gun boyunca midem bulandi.

evet, belki kicim acik yatmis olabilirim ama ruyada da olsa hayatin cok acimasiz bir gercegini kesfettim. hatta birkac gercegini: ilk olarak, acinizi ve sevinclerinizi sizinle paylasmayan ya da paylasamadiginiz biri, kim olursa olsun, size hayat arkadasi olmuyor. onu bu sekilde kabullenip, sorgusuz sualsiz bagriniza basamiyorsunuz ve bu size tarifsiz bir aci yasatiyor. ikinci olarak da, sevmediginiz biriyle hayat gecmiyor. onun size dokunmasi, adinizi anmasi hatta gozlerini dikip size bakmasi bile inanilmaz bir sekilde batiyor. kacacak delik ariyor ama bulamiyorsunuz. bir de bu insanla ayni yatagi paylasmak var ki, cok sukur uyanma zamanlamam harikaydi.

kisacasi, mantik evliligi, kafanin uyusmasi, gelecek planlarin uyusmasi falan guzel seyler bunlar ama ne olursa olsun, evlenecegiz insanin sevilecek bir yanini bulun. hatta o oyle bir yan olsun ki, bir omur boyu sizi idare etsin yoksa cok sakat isler bunlar.


23 Temmuz 2012 Pazartesi

geceler

geceleri sevmiyorum. yani, daha dogrusu, beynimin gun icinde sessiz sakin takilirken geceleri deli gibi calisip beni huzursuz etmesini sevmiyorum. gunduzleri aslinda dusunmek icin cok vaktim varken bunu kullanamiyor olmak, geceleri ise yastiga basimi koydugumda uyumak isterken hayatimin bir film seridi gibi gozlerimin onunden geciyor olmasi hosuma gitmiyor. cunku olmasini cok istedigim ama aslinda hic olmayacak seyler uzerine beni heyecanlandiriyor aklim. ona sahip cikamiyorum. sus dedigimde de dinlemiyor. hem cennet gibi hem de cehennem gibi. bazi seylerin anlik hayalleri cennetten kopup aklima dusmus bir ani gibi; ama sonrasinda bu anlarin hic gercek olmayacagi dusuncesi cehennem azabindan beter. insan kendine bunu yapar mi? yapiyor iste. elinde olmadan da yapsa, yapiyor sonucta.

bazen bir seyleri cok istiyor ama bunu yapamiyor olmak cok uzuyor beni. olsun diyorum, daha zamanim var. kendimi kandirmaya calisiyorum ama cogu zaman onu da basaramiyorum. bazen hayatim cok anlamsiz geliyor. kim icin, ne icin yasiyorum diye soruyorum kendime ve bu sorulara verilecek bir yanitim olmamasi cok aci. 

ufak tefek problemlerimi de cok buyutuyorum. kiziyorum kendime. insanlar neler yasiyorlar ama hala mutlular; senin neyin eksik, sen de bul kendine mutlu olacak bir sebep diyorum. sonucta hepimiz biliyoruz ki mutluzlukla, pesimist olmakla omur gecmiyor. sadece kendini uzuyorsun ve bunun izi ya teninde ya da ruhunda kaliyor. 

insanlarin dertlerine care bulabilirken kendi kanayan yarami saramamam cok kotu. bu da sanirim objektif olamamaktan kaynaklaniyor. aslinda durust olmak gerekirse hayatim dort dortluk de olsa ben onda da kendimi uzecek bir taraf bulurdum. bir zamanlar kendimi degistirmekle cok ugrastim. zordu bu; ama ne kolay ki zaten? biraz basarmistim. insan azmettikten sonra her seyi basariyor. sonra.. sonra ne oldu bilmiyorum. yuzumdeki gulucukler gitti ben yine eski ben oluverdim. 

tabii ki benligimden utanmiyorum; ama ona bayilmiyorum da. bir de en cok geceleri beni olmayacak hayallere surukleyen aklimi sevmiyorum.

10 Temmuz 2012 Salı

bazi anlar


hani bazi anlar vardir hayatta: sessiz sakin bir otobuste, sehirler arasi yolculuk yaparken, kulaklarini kanatircasina bir sesle en sevdigin muzik calar. o an mutlusundur, huzurlusundur. oyle ki, o duyguyu yasadigin dakiklar boyunca dunya uzerindeki hicbir varligin sana zarar veremecegini dusunursun. sonra muzik biter ve sen dunyaya yeniden gozlerini acarsin. cevrendeki insanlar dikkatini cekerler. her biri birbirinden ne kadar da farklidir. kimi genctir, kimi ise yasli; kimi sarisindir, kimi ise esmer; kiminin gozleri en mavi okyanuslari kiskandirir, kiminin gozleri dalindan yeni dusmus yesil zeytin gibi parlar, kiminin gozleri ise mehtapsiz bir geceye benzer. bazilarinin yuzunde bicak yarasi gibi derin kirisikliklar gorursun ve hikayelerini tahmin etmeye calisirsin. belki maddi acidan yuzu hic gulmemistir, belki ailesi vefasizdir, belki de sevdiklerini genc yasta kara topraga vermistir; bilemezsin. sonra telefonda konusan birine takilir gozun. yuz hatlarinin gerginligine sasirirsin. ofkenin, bir insani ne kadar cirkinlestirebilecegine sasarsin. caprazindaki bebegin neseli kahkahalariyla aydinlanir yuregin. sevimliligi karsinda dilin tutulur, cennet kokusuyla buyulenirsin. bir cocugum oldugunda ona benzesin dersin icinden. onun gibi baksin gozleri ve en az onun kadar hinzirca olsun gulucukleri. sonra bebegin buyudugu zamanlari hayal edersin. kocaman adam olmus, okumayi sokmus, annesine siirler/sarkilar soyluyor! bu hayaller bir anda bebegin annesinin aci oksurukleryle yarida kesilir ve icin ciz eder. acaba agir gecen bir grip midir, yoksa caresi olmayan bir hastalik midir diye dusunursun. kimse kimsenin oksuz ya da yetim kalmasini istemez pek tabii; ama aklina o masumun oksuz kalabilecegi ihtimali gelir, aci aci yutkunursun ve kacirirsin bakislarini.
bu kadar duygusalligin icinde zamani tam tutturamazsin ve tamamen yanlis bir anda yanindaki kizin burnunu karistiran parmagina sabitlenir bakislarin. iste o zaman, sanki sen bunu daha once hic yapmamissin gibi kinarsin onu; herkesten ve her seyden olabildigince tiksinirsin. iste bazen o anlardaki gibi tiksiniyorum hayattan.


5 Mayıs 2012 Cumartesi

genel olarak ben

hickimseye koru korune baglanmadim ben. ve bundan sebeple de hickimseden bana baglanmasini beklemedim. tutamayacagim sozler vermekten korktum hep, bunun icin de hep kacak oynadim. kimseye varligimin garantisini de vermedim. hep korkuttum insanlari, cunku onlar beni sadakatleriyle korkuttular. sevmesem de, sirf yaninda nefes alayim diye koskoca omrunu gozunu kirpmadan yanimda gecirecek insanlar tanidim. ama hep bencildim ben, garanticiydim. once benim sevmem, omrumu adamak icin gozumu karartmam lazimdi. bundandir hep kaybedislerim.

ilginctir ki, yasadiklarimdan hic pisman olmadim. geriye bakip da "belki o zaman oyle demeseydim simdi cok daha farkli olabilirdi" demedim. pismanliklari sevmem. anlik kizginliklarla kimsenin kalbini kirmadim, kendimi zincirlemeyi hep bildim. kimseden kotu ayrilmadim, almadim kimsenin ahini, uzmedim hicbir arkadasimi.

bazen gitmek cok zordu ama kalmak demek, kabuk baglamis bir yarayi surekli desmek demekti. "simdi uzulurum belki biraz da aglarim ama unuturum" mantigiyla yasadim hep.

hickimseyi kendimden cok sevmedim ben. evet, belki de egoistim, ama aslolan bir gercek var ki: ikili iliskilerde bir sekilde kendi cikarlarimizi dusunuyoruz. insaniz cunku, dogamizda olan bir sey bu. kendimizi koruma ic gudumuz var, ben uzulecegime o uzulsun dusuncesi var. var da var yani.

hickimseyi yasadigi hayat tarzi icin yadirgamadim, sorgulamadim. herkesin kendine yakistirdigi bir hayat var. o hayati istedikleri gibi yasarlar. dusuncelerimiz uyusmasa da, gittigi yere kadar goturdum. problem cikaran taraf asla ben olmadim.

hickimseye umut vermedim olmayacak seyler icin; hep gercekci oldum. ne kendim ruyalar aleminde yasadim, ne de baskalarini yasattim. aci gercekleri bir bir siraladim. durustluk belki cok kisiyi kaybettirdi bana, ama kazandiklarim da yeter.

yetinmesini bildim hep. olandan fazlasina kaymadi ne gozum, ne de gonlum. baskasinin mutsuzluguyla mutlu olmak kolay, ama ben zor olanı sectim. baskalarinin mutluluguyla mutlu olmayi ogrendim, dahasi, bunu hissettim, benim gibi dusunen/hissden insanlarla arkadaslik yaptigim icin sukrettim.

pollyannacilik oynadim hep. her kotude bir iyi yan buldum, onu aciga cikarmak icin ustlerine gittim. bazen basarili oldum, bazen batirdim. bardagin hep dolu tarafindan baktim. yasamayi sevmek icin sebepler buldum.

kactim ben; cogu zaman insanlardan ama en cok da kendimden. bir kendime durust olamadim su hayatta. gercekler hep acitti canimi. ama olsun, boyle de yasamaya alistim.


15 Nisan 2012 Pazar

Христос Воскрес!!!

şu günlerde sevgili Ortodokslar Paskalya'yı kutluyorlar. Bu sayede de marketlerde cıvıl cıvıl pastalar, rengarenk boyanmış yumurtalar falan.. görüntü şahane! 

birazcık Paskalya'dan bahsedelim: Paskalya, Hıristiyanlar için oldukça özel bir gündür ve bayağı bildiğiniz bayram havasında geçer; çünkü Hz. İsa'nın dirilişini simgeleyen özel bir gündür. Onun öldükten günler sonra dirilmesini temsil eder. Paskalya'nın öncesinde bir aylık bir oruç tutulur. Bu oruç bizim benimsediğimiz kurallar çerçevesinde olmaz. Biz, Müslümanlar, oruç tuttuğumuz süre içerisinde nefsimizi terbiye edip, güneş doğumundan önce güneş batana kadar kendimizi dünyevi zevklerden ve yemeklerden soyutlarken, Hıristiyanlar sadece hayvansal ürünlerden tüketmezler. yani oruç boyunca et ve süt ürünleri tüketmemek gerekir. Birebir şu kurala uyup da tam oruç tutan biriyle henüz tanışmadım, ama yine de çoğunluk dikkat etmeye çalışıyor. Aslında orucun son günü sadece su ile yetinmek gerekiyor. bunu da anca bünyesi dayanıklı olanlar yapıyor.
Paskalya'dan birkaç gün önce ev hanımları evlerini temizler, çamaşır yıkar ve ütü işlerini hallederler. böylelikle bayram zamanında bu tür ev işleriyle uğraşmak yerine, ailecek yenilecek olan yemekleri hazırlarlar.
Paskalya'dan bir gün önce yemekler hazırlanıp, yumurtalar boyanır ve bunların hepsi kocaman sepetlere doldurulur. sonrasında ev halkı giyinip süslenir ve kilisenin yolunu tutarlar. 

genellikle kilisenin önü cehennem gibi kalabalıktır çünkü bütün herkes yiyeceklerinin ve ruhlarının kutsanılması ister. Dualar okunur, 3 kere Hz. İsa'nın o gün dirildiği hem Papaz efendi hem de halk tarafından dile getirilir sonrasında da Papaz elindeki kutsal su ile insanları ve getirdikleri yiyecekleri kutsar. Bu arada bütün bu olaylar yaşanırken herkesin elinde mumlar olur. sonrasında da insanlar evlerine dağılırlar ama mumlarını söndürmezler, aksine mühim olan mumu söndürmeden eve gelebilmektir. çünkü bu mumun ateşiyle kapının krişine haç işareti yakılır. bunu yapmalarındaki sebep ise evi kutsamaktır. böylelikle evin huzurunu bozacak insanlar ve varlıklar eve giremezler. evde, karı koca arasında, kavga çıktığı zaman bu koruma kaybolur, onun için gittiği yere kadar, mümkün mertebede, kavgadan uzak durulmalıdır.
en nihayetinde eve gelen yorgun aileler güzel bir yemek ziyafeti çekerler. etli yemekler, sütlü tatlılar hepsi artık seneye Paskalya'ya kadar serbesttir, gönül rahatlığıyla tüketilebilir.

Paskalya'nın tartışmasız en güzel yanı ise, sadece bu zamanlarda yapılan inanılmaz lezzetli pastaları! gerçi bazen içine kuru üzüm falan atıyorlar ki, ortamı Elvan Abeylegesse'e taş çıkarırcasına terk ediyorum. 
Paskalya iyidir, güzeldir, candır!

 Христос Воскрес!!!

18 Mart 2012 Pazar

sıçtın mavisi

en sevdiğim mavi. öyle ki her sınav öncesi görmezsem bu rengi, günüm güzel geçmiyor. 
her seferinde dönem başında kendime bin kere söz veriyorum "artık derslerimi gününde yapıcam, sınavlarıma düzenli çalışıcam" diye. insan kendine verdiği sözü bir kere mi tutmaz? hadi onu geçtim, bari bir haftalığına ya da bir aylığına tutsam ya..
her gün okul dönüşü yolda diyorum ki "eve gideyim, önce yemeğimi yerim sonra da bugün işlediğimiz konuları tekrar edeyim sonra da ödevlerimi yaparım. ohh sonra da akşama kadar gelsin filmler." ama tabii ki hesaplarım hiç tutmuyor. eve geliyorum. daha üstümü değiştirmeden bilgisayarı açıyorum. hayır, anlayamıyorum ki ne zaman internet hayatıma bu kadar yapıştı, ne zamandır internet olmayınca kendimi eksik hissediyorum. aslına bakarsanız çok bir şey yaptığım da yok hani. tek esprim film falan izlemem. dizi izlemiyorum, televizyon desen 4 senedir açıp izlemişliğim dahi yok. ne yarışmaları bilirim ne de türk dizilerini takip ederim. hepi topu aklıma gelince izlediğim 3-5 yabancı dizi var. onlar da cidden keyif alarak izlediğim şeyler.
ama nasıl oluyorsa şu bilgisayarın başına oturduğum an diğer bütün şeyler önemini kaybediyor. ödevlermiş, teslim edilmesi gereken acil projelermiş hiç biri umurumda değil.
sonra tabii tüm bunların teslim zamanı geliyor ve en sevdiğim mavinin her rengine şahit oluyorum. bazen birkac gece öncesinden bazen de tam teslim gününün gecesi sabahlara kadar gözümün feri kaçmış şekilde ödev hazırlıyorum falan. sonra o gün doğumunu haber veren, o tarifi imkansız sıçtın mavisi kendini ufuktan gösteriyor. hah, tam da o zaman yakıyorum bir sigara "seviyorum lan seni" diye o efsane maviye sesleniyorum. "yıllar sonra ben üniversiteden mezun olup da işe başladığımda seni özlicem" diyorum. bu kapana kısılmış fare gibi hissetmek de bir güzel, hem yumurta kapıya dayanınca bütün algılar açılıyor. bir kere projedeki bütün yanlışları hocadan önce sen görüyorsun ama tabii düzeltecek bilgi olmaması fena. sonra şöyle eskileri düşünüyorsun da, aslında ödev için ne kadar çok boş zamanın vardı ama sen film izlemeyi seçtin. boş boş internette gezdiğin zamanlara lanet okuyorsun ama biliyorsun ki bir sonraki ödev tesliminde yine, yeniden aynı şeyleri, ne eksik ne de fazla olarak yaşayacaksın. 
insanoğlu gerçekten acayip. yaptığı hatalardan asla ders çıkaramıyor.

bir de ben hiç büyümeyeceğim galiba.

13 Mart 2012 Salı

tembelim tembelsin tembel

en azından aramızdan birimiz ne kadar tembel olduğunu belirtecek kadar yürekli. ben şahsen pis bir insan değilim ama oldukça tembelim. gerçekleri çarpıtmaya gerek yok, ben böyleyim.


evet, belki de kendimi böyle kandırıyorum! hayret bir şey! bozmasanıza bi.. :(


keşke bu üşengeçliğim yemek yemek için de geçerli olsa. bak yere defter, kitap herhangi bir şey düşsün, o orada 3 gün kalır. hayır, nasıl bir insansam ben, onun orada sahipsiz gibi durması rahatsız da etmiyor, o boynu büküklüğüne kanıp bağrıma basasım da gelmiyor. bir daha işim düşene kadar kendisine, o oracıkta öyle kalıyor.


şimdilerde böyle olduğuma bakmayın, zamanında ben çok titiz biriydim. geçmiş zaman ne yazık ki ve evet, iç parçalayıcı.


aslında benim çok acayip bir huyum var ve bundan bayağı bildiğin rahatsız oluyorum ben. şöyle ki: ben, birlikte yaşadığım insanların davranışlarını ayna gibi benimsiyorum. yani, sizinle yaşıyorsam ve siz psikopat bir titizseniz, bonus olarak bir psikopat titiz de ben oluyorum. böyle bütün gün yerleri ovuyoruz, perdeleri yıkıyoruz, elimizde toz beziyle uyuyoruz, çamaşır suyu içip kafayı buluyoruz falan.


ailemle yaşarken okul zamanı, hafta sonları, annem beni kuzenimin yanına göndermeye bayılırdı. ne zaman onlara gitsem illaki temizlik olur ben de yardımcı eleman ilan edilirdim. elimizde toz bezi sağa sola koşturur, zaten toplu olan dolapları yere yıkar, onları eskisinden daha güzel katlamaya çalışırdık. işte yeterince gaza gelen ben eve döndüğümde, "aman tanrım, ev ne kadar da dağınık! hemen her şeyi düzeltmeliyim" diye gözlerim enseme kadar açık bir şekilde evin her bir yanına yetişmeye çalışırdım. annem keyiften dört köşe olurdu. canım yaa.. yıllardır ona bu keyfi yaşatamadım. :(


bak, ben yine konudan saptım! 
diyordum ki, keşke şu üşengeçliğim yemek yeme konusunda da geçerli olsa. açlık sınırım oldukça düşük. biraz aç kalıp da mideyi küçülteyim diyorum. sadece demekle kalıyorum tabii ki. karnım acıkınca bir aslan, bir kaplan kesiliyor, ışıktan da hızlı bir şekilde mutfağa koşuyorum ve evde ne varsa, tabiri acizse çiğnemeden, mideye indiriyorum ehehhe. evet, ben bu acınası halime gülüyorum. ne yapayım yani? oturup ağlayayım mı? inanın bana bu bir çözüm değil. 
şu şok diyetlerle 3-5 kilo vereydim iyiydi ama yapamadım ben onu. siz insanlar açlığa nasıl dayanıyorsunuz? suyla karın doyurmak diye ilginç bir şey duydum. dedim ki "deneyeyim ben bunu ya. suyun ne gibi bir zararı olabilir ki zaten? hem vücudumuzun %70'i su ". gel gör ki ben ne kadar su içtiysem içeyim doyamadım. suya doyamadım değil, çok güzel doydum hatta öyle güzel doydum ki mide bulantıları içinde günlerce kıvrandım. ama aç karnım doymadı, doyamadı. :(


sonra dedim ki: "prenses, bu iş böyle gitmez; suyla karın doyurma falan yalan bunlar ya da sen o mübareklerden değilsin. az ye, sık ye, öğün aralarında fındık fıstık atıştır, mideyi çok boş bırakma ki "aha, yine bir action peşinde bu ibne! yakmayın yağları da sinirden ölsün adi! ahahaha (kötü kadın gülüşü)" demesin" dedim ama çok sevgili vücudum ben yedikçe semirdi, yedikçe büyüdü, yerlere göklere pantolonlara sığmamaya başladı. durduk yere bedavadan kilo aldım. (bu konularda çok başarılıyımdır)


en sonunda koy verdim. valla bak. hem mutluyum da. siz olduğunuz gibi, fazlalıklarınızla güzelsiniz bel bölgesindeki can simitlerine kurban olduklarım! kendinizi neden yok yere sıkıntıya sokuyorsunuz ki? şu üç günlük dünyada bu leziz nimetlerden yemezsek nasıl "yaşadık" diyebiliriz ki? obez olun demiyorum tabii ki ama bu konuda obsesif de olmaya gerek yok bence. ben takılıyorum da ne oluyor. ne zaman "yemicem ben ya, diyete başlıyorum" desem sonuç hep hüsran. pazartesi başlayıp salı biten diyetler mi dersin? kimisi salıya bile kalmaz.. "tamam, bugün çok yedim ama yarın dikkat ederim" deyip yiyip yuttuklarımın yanıma kalması mı dersin? "bir lokmacık tatsam ya! nasıl da güzel duruyorlar" deyip kendimi kandırmalarımı mı dersin?..

değmez anam değmez. aklınızda kalacağına midenizde kalsın. 




belki zamanla yeterli istikrar ve idareyle ideal ölçülerinize ulaşırsınız ama bunu önce beyninizde bitirin. gerçekten inanınca yapılmayacak hiçbir şey yok. o zamana kadar yedikleriniz afiyet, bal, şeker olsun! 




11 Mart 2012 Pazar

sanki tek psikopat benmişim gibi!

size de boyle seyler oluyor mu bilmiyorum, ama eminim ki yalniz degilim. simdi ben mesela bazen kendimi bayagi bildigin herkeslerden ayri hissediyorum. bazen cok acimasiz oluyorum, bazen ise o kadar duygusal oluyorum ki hissettiklerim arasinda eziliyorum, nefes alamiyorum. bazen hayat cok da umurumda olmuyor, zira bana bir sey olsa ailemden baskasi uzulmeyecek bunu biliyorum, bazen ise hayat cok agir geliyor, sanki pes edip kendi secimimle bu dunyadan ayrilsam her sey daha guzel olurmus gibi hissediyorum. 

bazen hayatin aglamak icin cok kisa oldugunu dusunuyorum, zamanimiz ve imkaniz varken gezmeli, henuz nefesimiz yetiyorken bir agiz dolusu gulmeliyiz diyorum, bazen ise, ozellikle bazi geceler, olmeyi dusunmekten uyuyamiyorum. ya olursem? diyorum, arkamda aglayan bir cift goz birakir miyim? su dunyada ben oldukten sonra adimla anilacak iyi bir sey yaptim mi? bunca sene bosu bosuna mi oksijen tukettim? ya da beni bos ver.. ya sevdigim birini kaybetsem? ailemden birini, canim dedigim, onsuz yasayamam dedigim birini.. ama biliyorum ki yasanir. yani yasaniyor. aslina bakarsan yasanmali da, cunku olenle olunmuyor. 

bu hastalikli dusuncelerimden kurtuldugum zaman icime bir calisma aski geliyor. sayfalarca kitap okumak istiyorum ya da saatlerce basimi bile kasimadan odev yapmak istiyorum. her seyi bilmek istiyorum, her seyi ogrenmek. ben gittikten sonra arkamda somut bir seyler birakmak istiyorum. bakarsin bir seyler kesfederim ya da kucuk ama icinde gundelik yasama destek bilgiler iceren bir kitap yazarim. belki bir cizgi roman kitabim olur, belki de unlu bir ressam olurum. 

iste tam da bu noktada, zihinsel orgazmlar yasarken (ressam olmak, kitap yazmak falan), gercegi fark ediyorum. ben asla super cizimler yapamayacagim ya da cok istedigim kitabi yazamayacagim. belirli bir sinirlari olan biriyim ve bunlarim farkindayim da. ayrica biraz dengesizlik de yok degil hani. gerci bazen hepinizden daha dengeli olabiliyorum ama bu sureler cok az. onlar uzerinde de calismalarim devam ediyor. birkac sene daha kendime katlanabilirsem mukemmel bir insan olabilirim. senelerdir butun kotu ozelliklerimle savasip onlari birer birer yendim! ahaha zafer kokusu!!!

kotu ozelliklerim dediysem oyle icki, sigara, alkol degil. herkesin icinde olan, ama beni icimde hepinizden daha yogun bulunan seyler iste. kiskanclik, sabirsizlik, buluttan nem kapip saga sola trip atmak, her seyde hakli olma mucaledesi falan filan. 

uzun suredir sabir uzerinde calisiyordum. bu cabalarimin hic ise yarayacaginiz dusunmezdim ama aramizda kalsin ki gercekten ise yariyormus.eski hallerime gore oldukca sabirliyim, hem de oyle hafife alinacak bir sabirdan bahsetmiyoruz, bayagi bildiginiz sabirli insanlardanim. (ama hadi yalan yok, simdi birini ariyorsam ve ulasamiyorsam, hala sinirden kendimden geciyorum) 


ben bu konuya nereden geldim ya!? iste hep boyle oluyor. konuya basliyorum ama anlatacak, paylasacak o kadar cok sey buluyorum ki, asil anlatmak istedigim hep icimde kaliyor. kafamin ici de ayni bu blog kadar karisik aslinda. boylesine karamsar bir sablonum var ve basliklarim birbirinden olabildigince uzak. dusuncelerimi birbirine baglayan bir bagim yok, bu yuzden de kendimi yeterince ifade edemiyorum. 

yapabilecegime inansaydim psikolog olmak isterdim. insanlarin sikintilarini dinlemeyi seviyorum. onlari kendi derdim gibi benimsiyorum ve duruma gore, yardimim cok cok cok cok gerekliyse cikar yol bulmayi deniyorum, haricinde ise dinlemekten hoslaniyorum. yeterince derdim yokmus gibi baskalarinin dertleriyle de uzuluyorum. bu bir hastalik mi? yoksa bu insan olmakla dogustan gelen bir ozellik mi? 

bazen ben gercekten cok kararsiz olabiliyorum ve sirf bu yuzden cevremdekileri cileden cikartabiliyorum. ve cogunlukla duz bir insan olsam da bazen lafi gereginden fazla uzatabiliyorum, ustelik bunu nasil yaptigimi bilmiyorum da. 

bu postu sonuna kadar okuyan sabir taslarindan cok ozur diliyorum kafalarini utuledigim icin. ilk defa gercekten oldugum insan olarak bir seyler yazmak istedi; planli bir sey degildi. 
zamaninizi ayirdiginiz icin minnettarim. :)

ps: bir daha dusundum de.. evet, sanirim tek psikopat benim. beni de araniza alin, beni de sevin. :(